BilgiBebek: bilgi bebek <!--Can't find substitution for tag [bilgibebek.blogspot.com.tr.anasayfa]-->
bilgi bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilgi bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2016 Salı




Çocuğunuz cep telefonu almanız konusunda ısrar ediyor ve siz de ne yapacağınızı bilemiyor musunuz? 










Çocuklara cep telefonu alma meselesi, son yıllarda artık anne babaların ortak derdi haline gelmiş durumda. Çocuklarını teknolojinin zararlı yönlerinden uzak tutmak isteyen anne babalar çocukların ısrarları karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Anne babaların çocuklarına telefon alma nedenlerinin birinci sırasında “çocuğumu aradığım zaman ulaşabilirim” düşüncesi geliyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ağustos ayında yayınladığı araştırma sonuçları çocuklarda cep telefonu kullanma yaşının ortalama olarak 10 yaşa kadar düştüğünü ortaya koyuyor. 6-10 yaş grubu içerisindeki çocukların cep telefonu kullanma oranlarına baktığımız zaman da bu rakamın 7 yaşa düştüğünü görüyoruz. Cep telefonu kullanan 6-10 yaş arasındaki çocukların yüzde 85’i de cep telefonu üzerinden oyun oynuyor.

Cep telefonu kullanımında durum özetle böyle iken, artık çocuklar anne baba demeyi öğrenmeden tablet ile tanışıyor. Facebook ya da Twitter’a üye olan çocuklar sanal dünyaya korumasız bir biçimde adım atıyorlar. Telefon, tablet ve sosyal medya konusunda anne babalara yol gösterecek önerileri Pedagog Mehmet Teber’den öğrendik…

CEP TELEFONUNU LİSEDE ALIN
Bir çocuğa kaç yaşında telefon alınmalı?

Çocuğa telefon almak için en uygun dönem lise dönemi. Bu dönemde çocuğun ve okulun durumuna göre çocuğa telefon alınabilir. Lise 1 ile Lise 4 arasındaki bir dönem seçilebilir.

FATURALI HAT YERİNE KONTÖRLÜ HAT
Çocuğa nasıl bir cep telefonu almalı?

Çocuğa alınan telefon çok yüksek işlevli ve pahalı bir telefon olmamalıdır. Çocuğu kazanmadan lüks harcamaya alıştırmak tehlikelidir çünkü. Sosyal medyaya bağlanan bir telefon yeterlidir. Faturalı hat yerine kontörlü hat alınması daha doğrudur.

TAVRINIZI NET OLARAK ORTAYA KOYUN!
Telefon isteyen ve bu konuda ısrarcı olan bir çocuğa nasıl cevap verilmeli?

Telefon isteyen çocuğa net bir şekilde sınır koyulmalı ve lise döneminde alınacağı söylenmelidir.

2 YAŞINDAN ÖNCE ÇOCUK TELEVİZYON İLE TANIŞMAMALI
Cep telefonlarının yanı sıra artık hemen her çocuk çok küçük yaşlardan itibaren tablet bilgisayarlar kullanmaya başladı. Çocuklarımızı kaç yaşında tabletle tanıştırmalıyız?

Çocukların televizyon ile tanışma yaşına 2, internetle tanışma yaşına 7 diyebiliriz. Tablet ilk okulla birlikte alınabilir. Ancak sadece hafta sonları oynamalıdır çocuk tabletle.

HAFTA SONLARI TABLETTE OYUN OYNAMA SÜRESİ EN FAZLA 2 SAAT
Tablet bilgisayarlar kullanımı çocukları nasıl etkiliyorlar? Özellikle tablet bilgisayara yüklenen oyunlar çocukların çok fazla zaman geçirdikleri bir alan oldu. Oyun konusunda anne babalar nelere dikkat etmeli?

Tablet çocuğu gerçek dünyadan koparır. Oradaki oyunların tadına varan çocuk gerçek hayat oyunlarını beğenmez ve mutu olmak için tableti aramaya başlar. Bu şekilde bir bağımlılık geliştirebilir. Bu nedenle sadece tatil günlerinde en fazla 2 saat gün yüzüne çıkmalıdır.

ÇOCUK BİR BUÇUK SAATTEN FAZLA EKRAN KARŞISINDA KALMAMALI
Akıllı telefon, tablet, bilgisayar… Üçünün de farklı işlevleri olduğu için çocukların gelişimlerine etki etmesi bakımından kendi bağlamlarında değerlendirmeleri gerekir kuşkusuz. Ancak çocuklar için bu 3 teknolojik üründen en tehlikeli ya da en masumu diye bir ayırım yapmaya gitmek doğru olur mu? Bir anne baba olarak çocuğumuza bunlardan bir tanesini alacak olsak hangisini tercih etmemizi tavsiye edersiniz?

Her türlü ekranla kurulan uzun süreli ilişki çocuklar için tehlikelidir. Ekranın tablet ya da telefon olması değil, zararı ilgilenen şeyin içeriği belirler. Ayrıca geçirilen süre de zarar da belirleyicidir. Bu nedenle çocukların hafta içi 90 dakika hafta sonu da 150 dakikadan fazla ekran karşısında kalması açık zararlıdır.

SOSYAL MEDYA NARSİZMİ TETİKLİYOR
Küçük yaştan itibaren çocuklar Facebook, Twitter gibi sosyal ağlara üye olabiliyorlar. Sosyal ağlara üye olmak için yaş sınırı ne olmalıdır? Sanal dünya çocuğun dünyasına nasıl etki eder?

Resmi olarak zaten 13 yaşını doldurmamış olanlar üye olamıyor. Ancak bence bu yaş 16 olmalı. Sanal dünyanın sosyalleşmeyi kötü etkilediğini, beyin gelişimine zarar verdiğini, bağımlılık oluşturduğunu, narsizmi tetiklediğini artık biliyoruz.

ANNE BABA ÇOCUKLARDAN DAHA ÇOK TEKNOLOJİYİ BİLMELİ
İnternete giren bir çocuk birçok tehlikeyle de karşı karşıya kalıyor. Anne babalar çocuklarının internette neler yaptığını nasıl takip etmeli?

Anne-babalar internetin zararlarından çocukları korumak için güvenlik duvarları, şifreleri aktif hale getirmeleri gerekir. Kişisel bilgi paylaşımı konusunda çocuklarını eğitmeli, çeşitli filtre programları kullanmalıdırlar. Yani anne-baba olarak çocuklardan daha fazla teknoloji bilgisine sahip olmalıyız…

4 Şubat 2016 Perşembe


Çocuklar Doğa İle Bağlantı Kurmalı
Çocukların doğa ile teması, hemhal olması gelişimleri için hayli önemli. Doğayı tanıyan, bilen bir çocuk hayatı ve kendini de tanımış, bilmiş oluyor çünkü. Pedagog Mehmet Teber’e çocukların doğa ile irtibatının onlara neler kazandırdığını sorduk. “Evi mini bir hapishane gibi görüyorum” diyerek doğanın önemine vurgu yapan Teber, tabiat ile iç içe büyümenin fiziksel, zihinsel ve ahlaki açıdan çocuklara kazandırdıklarını anlattı.

Doğanın çocuğun fiziki gelişimine ne tür katkıları vardır?
Çocuklarda fiziksel anlamda iki temel gelişim vardır. Bunlardan birincisi ince motor gelişimi, ince kas gelişimidir. Diğeri de kalın motor gelişimi, kaba motor gelişimidir. Mesela bir ağaca tırmanmak, kol kaslarını güçlendirir, bacak kaslarını güçlendirir. Bir yerden bir yere zıplamak yine insanı güçlendirir. İnce motor kas gelişimi ise daha çok ince işlerle uğraşarak, mesela yerdeki küçük çöpleri toplayarak, o böceklere dokunmaya çalışarak, yere dökülen küçük incir parçalarını toplayarak hızlanır. Ben bir oyun terapistiyim. Toprağın, toprağa dokunmanın, çamurla oynamanın da çocuk üzerinde geliştirici bir etkisi vardır ve bu yüzden oyun odalarımızda her zaman kum bulundururum. Kum taneleri derideki en ince yerlere bile temas ederek oraları uyarır ve dokunma konusunda müthiş bir deneyim sağlar.

Doğanın zihni açması konusunda ne dersiniz?
Bir şeyin oluş seyrini gözlemlemek, insanda belirli bir düşünce sistemi geliştirir. Mesela çocuk bir karıncayı gözlemlediğinde, onun yuvasına bir şey götürdüğünü, zorluklara sabrettiğini gördüğünde, oradan bir sebep-sonuç ilişkisine ulaşır. Daha önce gördüğü bir çiçeğin büyüdüğünü gözlemlediğinde zihinsel olarak yeni şemalar oluşur o çocukta. Bu da hayatı yorumlamasını, sebep-sonuç ilişkisini anlamasını sağlar. Geçen sene teknoloji bağımlılığı kongresi vardı ülkemizde. Oradaki bir konuşmacı dedi ki: “Eğer çocuk doğanın içerisinde büyümüyorsa felsefi düşünceyi öğrenemez.” Mesela bir meyveyi dalından koparmayıp, gidip manavdan aldığınızda arada önemli bir bağlantı kesilmiş oluyor çocuk için. Çünkü onun sulanması, çiçek açması, büyümesi, olgunlaşması ve toplanmadığında dökülmesi gibi süreçlerin hiçbirine şahit olmuyor. Dolayısıyla yaşadığı dünyaya dair sebep-sonuç algıları oluşmuyor. Bunun yerine çok pratik, basit bir düşünce sistemi gelişiyor: Para verdim, karşılığında bunu aldım. Bir de doğadaki süreçler bu kadar hızlı ilerlemediği için sabretmeyi öğretir insana. Bir çiçeğe bakmayı, sulamayı, onun için ışığın gerektiğini öğretir. Yani çok fonksiyonel düşünmeyi öğretir.

Ahlak üzerinde bir etkisi var mıdır doğanın?
Günümüz şehir hayatında çocuklar başka birisini çok düşünmüyor. Sadece kendisi için yaşanan bir hayat görüyor. Ama doğada ya da sokakta böyle değildir. Orada zar zor bir ağaca çıkarak bir tane meyve bulursan; seni sırtına alan, oraya çıkmak için seni destekleyen arkadaşlarınla birlikte onu bölüşürsün. Arkadaş grubunda paylaşma vardır ve doğal ortam da buna iter. Çünkü zor elde edilen bir şey vardır ve onun için çabalayan ortak kişiler vardır.

Bir çiçeği sulamak, bir hayvana yem vermek, onun yavrularıyla birlikte yaşamak; bu dünyanın sadece kendisine ait olmadığını, bu dünyada başka kişilerin de olduğunu, onların da yaşama hakkı olduğunu ve onların da gözetilmesi gerektiğini öğretir çocuğa. Doğanın ahlaki gelişime en büyük faydası, ötekinin varlığını hissettirmesi ve merhamet duygusunu kazandırmasıdır belki de. Sadece kendisi için değil öteki için de bir şeyler yapabileceğini öğretmesidir diye düşünüyorum. Küçük yavruları besleyerek, koruyarak merhamet duygusunu geliştirmesi de çok önemli.

Tefekkür edebilme açısından da önemli değil mi doğa?
Çocukların Yaratıcı’mızı bilmeleri tanımaları için doğayla irtibat halinde olmaları, tefekkür etmeleri gerekiyor. Yoksa nereden aldık domatesi? Marketten... Ne ile aldık? Parayla... Bu düz mantıkla çocuk Yaratıcı’yı düşünemiyor. Çünkü çok basit düşünüyor. Yani orada Yaratıcı’yla bir bağlantı kurması teknik olarak mümkün değil. Nasıl bilecek O’nu? Her şey marketten alınan bir şey gibi geliyor. Bir yumurtanın bir oyuncaktan farkı yok ki çocuk için. O yüzden ne doğadan geliyor, ne marketten geliyor çocuklar bunu ayırt edemiyorlar. Yaratıcı’yla bağlantı kurabilmek için bitkilerin ve hayvanların varoluş sürecini gözlemlemek çok önemli.

Evde büyümek, sokakta büyümek ve doğada büyümek… Kıyasladığınızda ne çıkar ortaya?
Tabii ki doğa daha zengindir sokağa göre. Bu yüzden doğanın geliştiriciliği kesinlikle daha fazladır. Akan dere vardır, deredeki balık vardır. Çocuk orada ayağını ıslatır, o soğuk deneyimini yaşar. Onu değiştirir, başka bir şeye dönüştürür. Oradan bir şey yapar suyun üzerine atar. Onun gelişimini gözlemler. Suyun kaldırma kuvveti dediğimiz şeyi orada kendisi deneyimlemiş olur. Hayatın kendisini deneyimler yani çocuk.

Sokak, doğaya göre biraz daha kısıtlıdır. Ancak evden katbekat iyidir. Çünkü sonuçta çocuğun asıl ihtiyacı olan şey özgürlük ve deneyimleme imkanıdır. Çocuğu geliştiren şey bu. Ne kadar çok şey deneyimlerse o kadar gelişimi sağlıklı olur. Ama bu bir kere deneyimlemeyle de olmaz. Peş peşe birkaç deneyim lazım. Yani bir kere hayvanat bahçesine götürmek, bir kere akvaryuma götürmek deneyimleme anlamına gelmez. Aynı şeyi 8-10 defa yapması yeni düşünme sistemi kazandırır çocuğa. Yani yeni bir nöral bağlantı oluşturur. Arkadaş ilişkileri, orada üzülmek, istediği kadar ağlayabilmek, bazen dayak yemek, bazen dövmek, taşlar, topraklar, killer, çamurlar, sular... Bunlar arasında yaşamanın tabii ki öğreticiliği daha fazla. Evi ise mini bir hapishane gibi görüyorum ben.

Tamamen evde büyüyen çocuklarda herhangi bir sorunla karşılaşılıyor mu?
Benim görüşmelerimde evden çıkmadan büyüyen çocuklarda en büyük eksiklik sosyal iletişim eksikliği. İnsanın gelişmesi için zihnin karşısında bir zihin olması gerekir ki etkileşime girilebilsin. Bu insan zihni de olabilir hayvan zihni de olabilir. Küçükken herhangi bir şekilde evde kalmış, anne-babası çalışmış, anneanne-babaanne bakmış, pek fazla başka bir zihinle etkileşime geçmemiş çocuklarda sosyalleşme gerçekleşmiyor. Çocuk başkası açısından, başkası için düşünmeyi geliştiremiyor. Bir çocuk hayatın ilk 3-4 yılı içerisinde hep evde büyümüşse büyük bir oranda pedagoga yolu uğrar.

Doğada büyüyen çocuklar daha güçlü oluyor galiba?
Doğa risk almayı öğretir ve güçlendirir. Çünkü sorun yaşarsın. Doğayla irtibat halindeysen bir yerine diken batar. Bu acıya katlanırsın. Arı sokar, bunu bilirsin. Bunlara karşı sende bir direnç gelişir. Düşersin, diz kapağın kanar. O kanamanın kabuğa dönüştüğünü görürsün. Günümüz çocukları kan nedir bilmez bile. Çünkü vücudundan 1-2 damla kan çıktığını görmemiştir. Kabuk tutmak ne demektir bilmez ve ona karşı çok aşırı tepki verir. Çok kırılgan olur. Bir böcekten korkmaya başlar. Bir sinek geldiğinde bağırmaya başlar. Yalıtılmış bir ortamda büyümüş olmak çocuğu zayıf kılıyor. Çünkü zorluklarla karşılaşmayan bir bünye olgunlaşamaz. Doğanın insana sunduğu şeylerden biri de zorluktur. Kolaycılık yoktur doğada. Daha çok emek vardır. Bir şeyi bir yere taşımak, çamuru bir şeye dönüştürmek, onu belli bir hale getirmek bir emek ister.

Ve hayal gücü ister...
Evet. Böylece hayal gücünü de geliştirir. Üreticiliği destekler, farklı düşünmeyi destekler. En önemli noktalardan birisi de bence budur. Çocuk kendisi bir şeyleri bir şeye dönüştürerek belli bir üretim yapar. Yani çamuru alır, onu kendince bir şeye dönüştürür; buna A der. Bir sopayı alır, biraz kırar döker; buna B der. Birkaç küçük inciri alır, misket der. Çiçeklerden kendine bileklik yapar. Doğadaki çocuk sıra dışı düşünmeyi öğrenir, üretim yapar; oyun üretir, oyuncak üretir, kendisine bir şeyler üretir. Evdeki çocuk daha çok tüketen çocuktur. Bir üretim yapmaz.

Çocuk emek vermeyi de öğrenir o zaman.
Üretim emek gerektirir zaten. Tüketim bir emek gerektirmez. Bu emeğin sonrasındaki bir şeyleri başarmış olduğunu hissetmesi çocuğa ayrı bir haz verir. Biz topraktan geliyoruz ve ana damarlarımızdan birisi oradan kopuk olunca mutlaka bir şeyler eksik gider. Yani kökleri doğada olmayan bir çocuk, doğayla bağlantı kuramamış bir çocuk; çok yüzeysel yaşayan, sanal yaşayan bir çocuktur.

Dışarıda oynanan oyunlarla, evde oyuncakla veya bilgisayarla oynamayı kıyasladığımızda ne söylersiniz?
Zaten evde oyun oynamak için fazla yer yok. Daha çok bilgisayar oyunları var. Bilgisayar oyunlarının hiçbir geliştiriciliği yok. Ama sokak oyunları, çocuğu her anlamda geliştirir. Mesela, çok basitinden bir seksek oyunu denge oyunudur. İşin içerisinde dikkat var. Bakıyorsun sayma becerilerini geliştiriyor. 1-2-3-4-5-6-7-8 küçük çocuk bile orada 8’e kadar saymayı öğrenir. Tek ayak üzerinde durmayı öğrenir, zıplamayı öğrenir. Ya da ip oyununu düşündüğümüzde yine bu bir koordinasyon oyunudur. Dengede olması gerekir, iyi sıçraması gerekir. Bunların hepsi çocuğu fiziksel olarak geliştirir. Ya da bir misket oyunu ince motor becerilerini geliştirir.

Yani sokakta bizim oynadığımız oyunlar birçok beceriyi, dikkati, zekayı, farklı düşünmeyi, sosyal iletişimi, kaba motor-ince motor becerisini geliştirir ve en önemlisi de bunları yaparken bir etkileşim vardır. Bilgisayar oyunu hiçbir şeyi geliştirmez. İnce motor becerisini geliştirmez, çünkü sadece parmakların hareket ediyor. Kaba motor becerisini geliştirmez, zaten sürekli oturma halindesin. Düşünce becerisini çok fazla geliştirmez çünkü bir etkileşim yok. Yani bilgisayar oyunları ve sokak oyunları çok kıyaslanamaz.

Sizce kentli çocuğun doğayla teması ne sıklıkta olmalı?
Çocuğun doğayla teması her gün olmalı. Yani anne baba olarak çocuklarımızla birlikte yürüyüş yapmalıyız. O doğadaki değişimi görmeliyiz. Bak, burada küçük bir çiçek açmış, burada yavru bir kedi var, kuşlar geliyor buradan yem yiyor. Bu ağaç biraz büyümüş. Mesela mutlaka bir ağaç alıp dikmemiz lazım, onu büyütmemiz lazım, beslememiz lazım. Doğal olaylara çocuğun dikkatini çekmemiz lazım. Ayın halleri nedir, nasıl bu hale geldi? Güneş nereden doğuyor? Nereden batıyor? Yağmur altında yürümek, yağmurda oluşan su birikintilerine basmak, yağmurun gelişini izlemek, oradaki bulutlara bakmak... Hafta sonlarını fırsat bilmeliyiz. Vakit geçireceğiniz yerlerin mesire alanları olması lazım. Orada çocuk kendini özgür hissedebilir. Bir AVM’de çocuk ne yapabilir? O yüzden bizim kışın soğuğunu, baharın yağmurunu, her şeyi fırsat bilip çocuğu bu doğayla buluşturmamız lazım.

Olabildiğince doğayı evimizin içine getirmemiz lazım diye düşünüyorum. Evde bitki, çiçek beslemek gerek. Şimdi saksı meyveciliği var. Bunlar iyi fırsatlar çocuğun deneyimlemesi için. Çim adamlar bile olabilir. Çim sulamak, onun saçlarının uzaması... O esnada o deneyimi yaşaması gerek çocuğun. Evde imkan varsa çeşitli hayvanlar beslenebilir. Bunların hepsi az da olsa doğayla bağlantı kurmak anlamına geliyor. Ama en güzel bağlantı bir plazada değil, çocuğun doğayla temas edebileceği bir yerde yaşamak.

Pedagog Mehmet Teber

24 Aralık 2015 Perşembe

Tuvalet eğitimi için, her çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişim hızı ve hazır oluş dönemi farklıdır. Bu nedenle öncelikle her çocuğun hazır oluşunu beklemek ve belirlemek gereklidir. Ortalama olarak tuvalet eğitimine başlama yaşı 1,5 – 2,5 yaş arasıdır. Öncelikle çocuğun tuvalet eğitimine hazır olup olmadığı belirlenmelidir. Anne baba ya da tuvalet eğitimini verecek olan kişi bazı noktaları belirlemelidir.

Dikkat edeceği noktalar: Çocuk öncelikle yüzündeki organları sorduğumuz zaman tek tek karıştırmadan gösterebiliyor mu?







Gösterebiliyorsa bu onun tuvalet eğitimi sürecinde beyin kontrolünü sağlayabileceğinin göstergesidir. İkinci olarak bezini taktıktan sonra, belli aralıklarla (not alarak) bezinin açılıp kuru olup olmadığı kontrol edilmelidir. 10 ar dakika aralarla açıp kontrol ettiğinizde uzun süre kuru olduğunu ve kuru kalabildiğini görmüş iseniz bu bize hazır oluş kriterlerinden birini vermektedir.









Bu durum yani uzun süre bezinin kuru kalabilmesi bize çocuğun kas ve sfinkterlerinin gelişmiş olduğunu, kaslarını ve sfinkterlerini artık kontrol edebildiğini gösterir. Çocuğun tuvalet eğitimine hazır olduğunu hissediyorsanız ve bu dönemde herhangi bir stres yaratacak olay ya da sıkıntı yoksa ( taşınma, hastalık v.b) ve uygun mevsim olarak düşünüyorsanız öncelikle hazırlıklara başlayabilirsiniz. Hazırlıklara başlamadan kasıt; özellikle ailenin de buna hazır olmasıyla başlanılmalıdır. Çocuğun aile bireylerini tuvaletini yaparken gözlemlemesi ve bunun normal bir durum olduğunu hissetmesi gerekir. Bunun yaklaşılmaması gereken bir tabu değil, fizyolojik normal bir faaliyet olarak algılanması sağlanmalıdır.

Çocukla birlikte alışverişe çıkılıp, bir klozetin üzerine konulabilecek yanlarda tutma kolu olan klozet adaptörü alınmalıdır. Adaptörün yanlardan tutacak kollarının olması çocuğa güven verecek, düşme korkusunu önleyecektir. Lazımlık ya da tuvalet oturağı gibi materyaller tuvalet eğitiminde süreyi geciktirecek ve güçleştirecektir. Çocuk tuvalet oturağını oyuncak gibi algılayacak, odasına veya televizyonun yanına götürmek isteyecek, onu koltuk gibi algılayacaktır. Adaptörün klozet üzerine konulduğunu ve sadece tuvalet amacıyla kullanıldığını öğrenmelidir. Anne baba ile eşit şartlarda tuvalet ortamı olacak, sadece çocuğun işini kolaylaştırmak için uyarlanmış olacaktır. Adaptörlü klozete çıkmakta güçlük çekeceği için bir yükseltici ayaklarının altına konulursa kendisini daha güvende hissedecektir. Tuvalet eğitimi süreci içerisinde yine beze son vermeden önce çocuğun beze yapmış olduğu kaka, çocukla birlikte bir materyalle alınıp klozetin içine atılır, üzerine de sifon çekilir. Böylece çocuk çiş ve kakasının yolculuğunu, tuvaletin amacını öğrenmiş olacaktır. Adaptör alındıktan sonra çocukla tuvalet eğitimi konusunda konuşulur. Kendisine çok açık, net ve basit olarak açıklamalar yapılır. Çocuk bezi çıkarılıp adaptöre oturtulur, alkışlanır, provalar yapılır. Daha sonra sifona çocuğun basması istenir ve tekrar alkışlanır. Belli aralıklarla çocuğun bize söylemesi beklenmeden tuvalete gitme teklif edilir ve bu gidiş oyuna dönüştürülür. Giderken el ele tutuşup ambulans gibi gitme, at gibi koşarak gitme vb. küçük eğlenceli oyunlar yapılır. Her defasında sonuçta alkışlanır ve sifona basma ödülü çocuğa verilir. Çocuğa baskı olmadan, oyunla eğlenceli öğretim yaklaşımı uygulanır.

Zaman zaman bu süreçte kazalar olabilir. Kazalar görmezden gelinip, hiç kızmadan, elbiseler değiştirilir. Güleryüz ve anlayışla eğitime devam edilir. Dikkat edilmesi gereken önemli nokta çocuğun çişini tuvalete, kakasını ise beze yapmayı teklif etmesi ve bunu böylece sürdürmek istemesi durumudur. Böyle bir teklifin uygun olmayacağı açıklanmalı ve bu yanlış yola girilmemelidir. Bazı aileler bunu başlangıçta masumca kabul etmişler ve sonra 5-6 yaşa kadar devam etmek zorunda kalıp çözüm bulamamışlardır. Bu büyük bir hatadır, tuvalet eğitimi sürecini yanlış bir yola sürükler, onarılması güç olan başka problemlere neden olur. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta tuvalet eğitiminde anne babanın kararı tamamen çocuğa bırakmasıdır. Burada 5 yaşına gelip elinde bezle ‘‘kendisi istemedi, bizde tuvalet eğitimi veremedik’’ cümlesiyle acizlik durumunu anlatan ebeveynler olabilmektedir. Tam verecektik, yazlıkta oynadığı bir arkadaşı vardı o erken dönünce tuvalet eğitiminden vazgeçti gibi nedenler sıralayabilmektedirler. Burada tuvalet eğitimi sürecini yönetecek olan, liderlik edecek olan kişi anne babadır. Çocuk tek başına değildir. Öyle olsaydı anne babaya gerek olmazdı.

Çocuğun uygun yaşa gelip, ‘’anne baba ben karar verdim bezimi atıyorum’’ deme olasılığı düşüktür. Yani bu süreç anne babalar tarafından yönetilmelidir. Eğer çocuk bir okul öncesi eğitim kurumuna devam ediyorsa tuvalet eğitimi okulda ve evde aynı anda başlanılmalı, işbirliği, anlayış ve sevgi dolu bir süreçle birlikte uygulanılmalıdır. Geceleri ise uyumadan önce çocukla konuşulmalı, açıklama yapılmalı, belli aralıklarla kaldırılıp tuvalete götürülmelidir. Bu aralıklar bir süre sonra genişletilerek her çocuğun biyolojik ritmine göre ayarlama yapılmalıdır. Çocuğun tuvalet eğitimi sürecindeki başarıları övgüyle karşılanmalı, kutlanılmalı başarısı takdir edilmelidir.

Saygılarımla,
Uzman Pedagog Nilüfer Evgin

19 Aralık 2015 Cumartesi

Son dönemlerde ismini sıkça duymaya başladığımız eğitim sistemi Montessori. Belki ilk defa duyanlar için söyleyecek olursak, İtalyan Profesör Montessori tarafından ortaya atılan "çocuk merkezli" bir eğitim sistemi. Almanya, Amerika, İtalya başta olmak üzere birçok ülkede bu sistem hala kullanılmakta. Bu sistemin özünde öğrenciye tepeden inme müfredat programı ile değil de, çocuğun daha çok kendi yeteneklerini kendisinin keşfettiği, öğretmenin bilen değil de rehberlik yaptığı bir eğitim sistemi... 

Bizler de bu eğitim sistemini Pedagoji Derneği Başkanı Pedagog Mehmet Teber ile konuştuk.



Montessori sistemi nedir? Şu andaki mevcut eğitim sistemlerinden farkı nedir?

Montessori sistemi aslında bir eğitim sistemi. İtalya’nın ilk kadın doktorlarından olan Maria Montessori tarafından bulunup, geliştirilen eğitim sistemi. Bizim bildiğimiz klasik eğitim sistemimizde çocuklar sırada oturur, bir tane öğretmen vardır, öğretmen dersi anlatır ve öğrenci dinler. Yani öğretmen merkezlidir. Bilen ve aktaran öğretmendir. Montessori eğitim sisteminin mevcut olan sistemden farkı; sıra düzeni yoktur. Kocaman bir sınıf ortamı vardır. Burada çeşitli materyaller mevcuttur. Öğrenci gelir ve buradaki materyallerle gününü geçirir. Öğrenciye çok müdahale edilmez. Öğretmen şimdiki eğitim sistemi gibi çok bilen ve anlatan rolünde değil, ortamı hazırlayan, düzenleyen, kriz anında orada olan, çocuğu gözlemleyen kişidir.

Bu sistemde öğrenci nasıl bir eğitim alıyor? Çocuk merkezli bir sistem olduğu söyleniyor? Buradaki çocuk merkezliden kasıt nedir? 

Eğitim sistemleri birkaç grubu ayrılabilir. Bunlardan bir tanesi öğretmen merkezli eğitim sistemleridir. İyi bir öğretmen vardır, gidersiniz ondan ders alırsınız, onun bilgisine güvenirsiniz ve öğretmen her şeyi şekillendirir. İkincisi çocuk merkezli eğitim sistemidir. Çocuk kendisi ne ihtiyaç duyuyorsa onu öğrenir, onun ihtiyaçlarının ön plana alındığı, çocuğun potansiyelinin öne çıktığı, çocuğun öğrenirken merkezde olduğu, bilgiyi kendi deneyimleyerek, deneme yanılma yoluyla öğrendiği sistemler çocuk merkezli eğitim sistemleridir. Montessori sisteminde eğitim çocuk merkezlidir. Bir gün öğretmen sınıfa gelip “Haydi çocuklar, bugün bunu işleyeceğiz.” demez. Çocuk gelir, zaten sınıfta yapılacak birçok şey vardır. Orada kendi ilgisini çekeni yapar, öğretmen takıldığı yerlerde ona yol gösterir, rehberlik eder. Hadi size bir şeyler anlatayım, bir şeyler aktarayım, beni dinleyin, ödev vereyim, benim dediklerimi yapın gibi bir anlayış yoktur. Çocuğun ihtiyaçları ve istekleri çerçevesinde şekillendiği için o yüzden çocuk merkezli bir eğitim sistemi olarak adlandırılır.


Neden bu sistem dünyanın en başarılı sistemi olarak tanımlanıyor?

Montessori sisteminin başarısı şuradan kaynaklanıyor: Bizim normal eğitim sistemimizdeki temel paradigma hataları var. Bunlardan bir tanesi çocuk nasıl öğrendiği ile alakalı. Çocuk, yeni bir şey öğrendiğinde eline alır, uğraşır, onunla ilgili sorular sorar, bakar. Öğrenme sistemi budur. Öğrenmek için dokunması, temas etmesi lazım. Onunla ilgili sorular sorması lazım, tartışması, denemesi lazım. Çocuk eline bir kalem aldığı zaman bakar, dener, çevirir, çeker, uzatır, kırabilir, yazar, birçok şey yapar. Çocuk böyle bir şekilde öğrenirken klasik eğitim sisteminde çocuk buna imkan bulamaz. Öğretmen bir şey anlatırken çocuk yerinde oturmak, sabit kalmak durumundadır. Deneyimlemek yoktur ya da çok azdır. İkincisi, klasik eğitim sisteminde çocuk oturur. Halbuki çocuklar hareketli varlıklardır. Oturarak bir şey öğrenmek çocuk için çok zordur. Oturarak eğitim yapmak şimdiki eğitim sisteminin handikapıdır. Üçüncü olarak klasik sistemde çocuğa çok değer verilmez. ‘Aman o ne bilir ki, öğretmen bilir.’ düşüncesi vardır. Montessori eğitim sistemi çocuğa gerekli ve hak ettiği değeri verdiği için avantajlı bir sistemdir. Çocuk serbesttir, özgürdür. Şimdiki eğitim sistemine tek tip insanlar yetiştiren bir eğitim sistemi denir. Fabrikanın bir ucundan girip, diğer ucundan çıkmış gibidir çocuk. Ama Montessori çocuğu daha özgürdür. Hayal dünyası, yaratıcılığı, istekleri kısıtlanmamıştır. Çocuk zorla bir şeyi öğrenmek zorunda kalmaz. Çocuk kendisi deneyimleyerek, deneyerek öğrenir. Merak duygusu merkezde olduğu için çocuğun hareketleri kısıtlanmaz, Montessori, çocuk ruhuna daha uygun bir sistemdir. O yüzden çocuklar bu eğitim siteminde keyif alır. Sıkılmaz, okula gitmek istemiyorum, okul sıkıcı bir yer demez. Çünkü orası kendini gösterdiği bir alandır. Çocuk ruhunun özelliklerini iyi yakaladığı için, ona göre de eğitimi dizayn ettiği için tek tip bireylerin değil, daha farklı düşünen bireylerin ortaya çıktığı bir sistemdir. Bu nedenle de şimdiki eğitim sisteminden daha faydalıdır. Şimdiki eğitim sistemi çocuğa göre düzenlenmiş değildir. Müfredatı öğretmene göre düzenlenmiştir. Çocuğun ruhu hiçe sayıldığı için de bu eğitim sisteminden sonuç almak pek mümkün olmuyor. Montessori’nin artısı orada.

Sistem, "Vicdan eğitimi olmadan davranış eğitimi olmaz" temasına dayanıyor. Bunu biraz açabilir misiniz?

Bu aslında Adem Güneş’in bir yaklaşımı, Montessori’nin direkt kendi yaklaşımı değil. Adem Güneş’in Anadolu Pedagojisi yaklaşımında var bu cümle. Doğru bir tespittir. Bir çocukla duygusal bir bağ kurmadan, o çocuğun davranışlarını eğitemezsiniz demektir. Mesela siz bir çocuğa davranış kazandırmaya çalışıyorsunuz, çocukla sizin aranızda bir duygusal bağ yoksa bu davranışı kazandıramazsınız ki, zorla bunu yapamazsınız. Ödülle de olmaz, ceza ile de olmaz. Arada bir sevgi bağının oluşması gerekir. Beni sevdikten sonra çocuk benim dediklerimi yapar. Adem Güneş’in çıkış noktası burası. Ama Montessori, benim yaptığım araştırmalarda bizzat bunu güden birisi değil. Yani öğretmenini sevsin, öğretmeniyle hemhal olsun, onu içselleştirsin gibi bir anlayışı yok. Maria Montessori’nin sistemi daha çok, çocuk özgür olsun, öğretmen pasif olsun anlayışındadır. Çocuk istediğini yapsın, uygun materyaller sunalım ki, eğitimin önemli bir parçası uygun materyallerdir, çocuk kendi öğrensin. Ama çocukla öğretmen arasında üst-ast ilişkisi olmadığı için arada daha duygusal ve güzel bir ilişki kurulabilir. Çünkü bizim eğitim sistemimizde öğretmenle öğrenci arasında doğru iletişim kurmayı engelleyen en önemli şey, öğretmenin çocuklara ha bire ödev vermesi, kızması, bağırması, disipline etmeye çalışmasıdır ki çocuk bir türlü öğretmeniyle o duygusal bağı kuramaz. Ama disipline etmeye çalışmanın, kızmanın, bağırmanın, ödev vermenin olmadığı bir yerde çocuk öğretmeni daha çok sevebilir. Montessori sisteminde çocuklar öğretmenini gerçekten çok sevebilir. Ancak Montessori’nin eğitiminin merkezinde, Adem Güneş’in dediği gibi bence vicdan eğitimi yok. Zihinsel aktivitelerin gelişimi var, çocuğun özgürlüğü, öğretmenin pasifliği, çocuğa güven ve ona saygı var Montessori sisteminde.


Montessori sisteminin 2005 yılından itibaren MEB tarafından eğitim sisteminde uygulanmaya başlanan yapılandırmacı yaklaşımdan farkları nelerdir?

2005 yılından itibaren MEB tarafından eğitim biraz değiştirildi, constructivist dediğimiz yapılandırmacı yaklaşım geldi. Ama şu değişmedi. Montessori’de önemli olan materyal ve ortamdır. Hangi yaklaşımı kullanırsanız kullanın sınıf ve sıra düzeni içerisinde bunu yaparsanız Montessori eğitimini gerçekleştiremezsiniz. Ve materyalleriniz yoksa bu da olmaz. Mesela, gölü öğretirken, gölle ilgili bir çalışma yaparken öğrenci bunu kendisi keşfeder Montessori’de. Öğretmen şunu demez, “Haydi çocuklar şimdi göle geldik, gölü anlatıyorum.” demez. Bu nedenle şimdiki her bir yaklaşımın Montessori ile bağdaştırılması çok zor. Ne yapılırsa yapılsın, ortam değiştirilmeden, materyaller olmadan da vermek mümkün değildir. Montessori’de toprak bir zemin vardır, o içine doğru göçürülür bir çukur oluşturulur, çocuk istediği renkte bir sıvıyı döker ve gölün öyle bir şey olabileceğini anlar. Ama bu şimdiki eğitim sisteminde mümkün değil. Şimdi biraz daha görsel hale getiriyorlar. Performans ödevi veriyorlar, proje ödevi veriyorlar. Biraz daha çocuğu onunla hemhal etmeye çalışıyorlar. Ama yine ana belirleyici öğretmendir, ana belirleyici müfredattır. Neyin ne zaman görüleceğini müfredat belirler, öğretmen belirler. Temel fark budur. O yüzden yapılandırmacı yaklaşım biraz daha öğrencinin hemhal olabilmesi, uğraşabilmesi, deneyimleyebilmesi, daha güzel öğrenebilmesi için zemin hazırlamıştır. Fakat Montessori eğitimine çok yaklaşmıştır diyemeyiz. Çünkü sınıf, materyal ve öğretmenin rolü ana belirleyicidir.

Bu sistem uygulandığında bu eğitimi verecek öğretmenler mevcut mudur? Eğitimci konusunda girişimler mevcut mudur?

Montessori’nin kendi açtığı okulunun adı Çocuk Evi’dir. Maria Montessori ilk defa İtalya’da açmıştır bu okulu, 1906 yılında. O zamandan sonra hızla yaygınlaşmıştır, Mussolini ve Hitler döneminde kesintiye uğrasa da daha sonra hızla yaygınlaşmıştır. Hatta 1930’lu yılların ortasında Amerika’da yüzlerce Montessori okulu mevcuttu. Ama Türkiye’de Montessori çok içimize sinmiş, kök bulmuş, kök salmış bir kavram değil. Ta Osmanlı döneminde Montessori’ye dair kitaplar var. Montessori’nin ana kitabının çevirileri var ama günümüzde Maria Montessori’nin kendi yazdığı kitabını Türkiye’de bulamazsınız. Çevirisi yoktur, bir kere yapılmıştır, o da kısa sürede tükenmiştir. Montessori’ye dair elimizde en fazla 2-3 kitap vardır. Dolayısıyla bizde Montessori alanındaki kaynak da yeterli değil. Bu durumdan şöyle bir bakınca bunu standardize eden, kontrol eden bir mekanizma da yoktur. Birisi ben Montessori eğitim açıyorum diyebilir ama Türkiye’de bunu akredite eden bir kurum da yoktur. Kişi kendi bilgisi ve deneyimince ‘Montessori okulu açtım’ diyebilir ama bu Uluslararası Montessori Derneği tarafından akredite edilmiş, onaylanmış, kabul edilmiş bir yapı değildir. Böyle bir mekanizma olmadığı için de öğretmenleri eğitimleri, kitapları, materyalleri sistemden sisteme, okuldan okula değişiklik gösterebilmektedir. Türkiye’de “Montessori öğretmeni olmak istiyorum.” dediğinizde bunu yapabileceğiniz, düzenli kursları olan, bunun sertifasyonunu yapan, o öğretmeni gözlemleyen, sertifika veren, eğitim veren çeşitli aralıklarla onun bu işe uygunluğunu denetleyen herhangi bir mekanizma şu aşamada yok. Ülkemizde şu aşamada öğretmen yetiştirme, denetim ve standardize etme konularında bir boşluk var. Bazı derneklerle yeni yeni doldurulmaya çalışılıyor.


Günümüzdeki uygulanan sistemde öğretmen otoriterdir. Montessori sisteminde öğretmen ne gibi özelliklere sahip olacaktır?

Montessori eğitim sisteminde öğretmen bir kere daha çok bilen değildir. Şimdi bizim klasik eğitim sistemimizde öğretmen çok iyi bilendir. Montessori eğitim sistemindeki öğretmen ne yapar? Montessori’de sınıflar genellikle 30 kişiliktir. Öğretmen ile birlikte çocuklar sınıfa girer. Çocuklar sınıfın herhangi bir köşesine gider, orada çeşitli materyaller ile oyun oynarlar. Öğretmen çocuğun neyle başlayacağını belirlemez. Daha çok yol gösteren, ortamı hazırlayan ve çocuğun tıkandığı yerlerde, işin başlangıcında malzemeyi seçmede ona rehberlik eden kişidir. Bir anda iki çocuk birden bir materyali kullanmak isteyebilir, bu konuda müdahale eden kişidir. Montessori eğitim sisteminde öğretmen daha çok gözlemcidir. Çocuğun gelişimini gözlemler, neyle uğraştığını gözlemler. Materyaller içerisinde hangi aşamada takıldığını gözlemler. Onu daha sonra aşıp aşmadığını gözlemler. İkisinin öğretmeni arasında çok büyük bir fark vardır. Dışardan baktığınızda bile bir sınıfı gözlemlerseniz pencereden öğretmenin ayakta durduğunu, bir şeyler anlattığını, tahtaya bir şeyler yazdığını, dikkati çekmeye çalıştığını görürsünüz. Montessori’de böyle bir şey görmezsiniz. Bir köşede oturan bir öğretmen görürsünüz. Bu öğretmen gözlem yapar. Notlarını alır, çocuklara rol model olur, yol gösterir, bunun dışında bir şey aktaran, bir şey veren, bir şey bilen bir öğretmen konumunda değildir. Kendisini çocukla eşit tutar. Onlardan bir şey öğrenmeye bakar.


Bu sistemle yetiştirilen öğrencilerin, diğer metotlarla eğitilenlerden farkları nelerdir?

Bu sistemle yetiştirilen çocuklara çocuk ruhuna yönelik bir eğitim yapıldığı için çocuklar rencide olmaz, ezilmez, çocuk ruhu incinmez. Anneler misafirliğe gittiğinde, çocuklarına yanımda otur, sakın kalkma der. İşte o zaman o çocuğun ruhunu bloke etmiş olur. Şimdiki eğitim sistemi de böyle. Çocuğun ruhunu çok inciten bir eğitim sistemi. Çünkü zorla çocuğu oturtturuyorsunuz, zorla bilgi vermeye çalışıyorsunuz. Öğrenci de ne işine yarayacağını bilmediği bilgileri öğrenmeye çalışıyor. Çocuğun merak duygusunu öldürüyor. Çocuğun ruhuna zıt bir eğitim sistemi. Küçücük bir mekana 40 kişi sığdırıyorsun, hareketlerini sınırlıyorsun, ona kendince bir şeyler öğretmeye çalışıyorsun. Çocuk ruhu burada çok zedelenir. Ödevler arasında çocuk boğulup, gider. Çocuk çocukluğunu yaşayamaz hale gelir. Bu sistemde çocuk sınava endekslenmiştir. Montessori eğitim sisteminde deneyimlemek esas olduğu için çocuk ruhu çok zedelenmez. O yüzden ruh sağlığı açısından daha sağlıklı çocukların bu sistemden çıktığını söyleyebiliriz. İkincisi, çocuk öğrenme merakını yitirmiş olur ki keşfetme, öğrenme, deneyimleme bu ona çok şey kazandırır bütün hayatta. Bizim klasik eğitim sistemimizde çocuklar ilkokuldan çıktıktan sonra okula gitmek istemez, bir şey öğrenmek istemez, zorla ikna etmeye çalışırsın. Öğrenme merakı orada bitmiştir artık.


Montessori eğitiminde ise çocuklar sınıfa giriyor, kendisine uygun materyali buluyor, keşfediyor, orada vakit geçiriyor, acıkınca bir şeyler yiyor. Bu çocuk öğrenmeye meraklıdır, deneyimlemeye meraklıdır. Böyle olduğu için de öğrenme merakı hep kişiyle birlikte kalır. Kendisinde öğrenme, keşfetme merakı ve hazzı olmayan olan bir kişi hayatta çok daha iyi yerlere gelebilir. Google’ın, Vikipedi’nin kurucuları, Washington Post’un sahibi gibi dünyada birçok önde gelen kurumda yaratıcı, üretici birimlerde çalışan kişilerin Montessori eğitiminden geçtiğini görürüz. Dolayısıyla çocuğa kattığı şey bu özgür düşünce ortamı, sağlıklı ruh hali, ezilmemiş çocuk, keşfetme merakını da kendi yanında götüren bir çocuk diyebiliriz ki bu da bir çocuk için çok büyük bir artıdır aslında.


Bu sistemden yöneticilerimiz haberdar değil mi?

Bu sistemden yöneticilerimiz mutlaka haberdardır. Milli Eğitim Bakanı olup da Montessori gibi çeşitli eğitim sistemlerini bilmemek mümkün değil. Dünyadaki bir tek eğitim sistemi bu değil ki. Tabi ki haberdarlar ama Montessori sisteminin handikaplarından bir tanesi de şu, ortamı kurabilmek çok pahalı. Mesela bir Montessori okulunda bir sınıf yaklaşık 10 bin dolara ancak düzenlenebilir. Çünkü sürekli materyal koymak gerekir. Bu metaryaller ilginç, ahşap ve doğal olması gerekir. Ülkemizde ya da dünyada birçok yerde sınıfta tebeşir, silgi ve tahta bile hala standart haline zor gelebilmişken tutup bir sürü materyali bulundurmak, bu sistemi kurmak bir kere çok maliyetlidir. Devlet için de maliyetlidir. İkincisi maliyetin dışında, bu sisteme geçildiği andan itibaren bizim okullarımızda binlerce öğrenci vardır. Bu sistemi uygulamak için sınıf sayısını azaltmak, fiziki şartların ve ekonomik şartların başta yerinde olması gerekir. Daha sonrasında bunlar yerinde olsa bile zihinsel bir dönüşüm, değişim yapılmalı. Bu köklü bir değişim olmalıdır mutlaka. Bu da arka planında bir cesaret gerektirir aslında. Cumhuriyetin kuruluşundan beri uygulana gelmiş, var olan eğitim sistemini tamamen bir tarafa bırakıp yeni bir eğitim sistemine geçmek biraz zor. Özellikle öğretmen eğitimi gerektiriyor. Devlet kendi başına bunu üstlenmek isterse bu iş biraz zor. Öğretmen eğiteceksin, sistemini değiştireceksin, öğretmenine güveneceksin, sürekli materyal bulunduracaksın, bu materyalleri yenileme imkânın olacak. Bu sistemi getirmek siyasi bir risktir. Çok eleştirileri olacaktır. Hazır olmayabilirsiniz, altyapıyı yapmamış olabilirsiniz ve tamamen sizi alt üst edebilir.


Buna daha rahat bir şekilde nasıl geçilebilir?

Devlet eğitim sisteminden elini çeker, bu işi vakıflara bırakır, isteyen istediği tarzda eğitim veren eğitim kurumunu açabilir hale gelirse o zaman geçebiliriz. Böylece devletin kendisi de rahatlar. Ama devlet bunu ben yapacağım dediğinde bu kadar büyük bir işi yapabilmesi gerçekten çok zordur. Eğitimin daha çok özelleşmesi, yerele bırakılması, merkezi yapıdan kurtulması, müfredatın bir kenara atılması, sınav merkezli bir sistemden vazgeçilmesi gibi temel paradigma değişimleri gerektirir. Paradigmalar da kolay kolay değişmez.


Ülkemizde bu sistemi uygulayan okullar mevcut mudur?

Ülkemizde bu sistemi uygulayan okullar tabi ki mevcut. Ancak çok yaygın değil. 1930’larda Amerika’da, İtalya’da, Almanya’da birçok okul mevcuttu. Ülkemizde 100 tane okul var mıdır? Şu anda 2013’e geldiğimizde “Evet” diyemeyiz. Daha doğrusu bu okulların listesini görebileceğiniz bir ana çatı yok. Bunları derleyen, hangi Montessori okulları varmış, bunlar sertifika edinmiş mi, gerçekten kafasına göre mi bir okul açmış? Ben de Montessori okulu açabilirim ama Maria Montessori’nin felsefesi ve öğretim sistemiyle ne kadar alakalı olmuş olabilir? Bu değişebilir. Montessori son zamanlarda yaygınlaşıyor ülkemizde. Özellikle başta büyük şehirlerde çok fazla yaygınlaşmaya başladı. Çünkü bu okulları kurabilmek maliyet istiyor. Metaryaller yurt dışından getiriliyor. Normal bir vatandaşın aylık 100 TL ödeyerek çocuğunu gönderebileceği okullar değil. Montessori okulları var, biraz daha üst kesime hizmet eden okullar şeklinde var. Bahçelievler Belediyesi bazı okullarını Montessori okullarına çeviriyor. Ama Türkiye’de Montessori’de markalaşmış bir kurum yok. Maliyetlerden kaynaklanıyor. Öğretmen eğitimin zorluğundan dolayı Türkiye’de Montessori ile ilgili okullarda, üniversitelerde ders verilmemesinden dolayı kişiler kendini yeteri kadar hazır da hissetmiyor. Bu nedenle tek tük girişimler var. Sadece o düzeyde şimdilik.


Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Şunu demek isterim, bir anda biz Montessori eğitim sistemine geçemeyiz. Montessori eğitim sistemi güzel bir sistem ama bu ülkenin bir de realitesi var. Montessori eğitim sistemine geçemesek bile var olan realite için bu şartlar altında uygulayamayız. Ülkemiz için bir köşede, uzaktan bakıyor sadece bu sisteme. Halk için ulaşımı zor. Anadolu’da da çok yaygın değil. Yaygınlaşabilmesi için ilk olarak bir standardize çabasının olması lazım. Birisinin bu Montessori işini üstlenmesi ve gerçekten buna gönül vermesi, bunun telif haklarını alması, öğretmenlerin yetiştirilmesi ve okulları standardize etmesi gerekiyor.


Bu sisteme tam olarak geçemezsek bile eğitimde ne gibi değişlikler yapılıp, Montessori'ye daha uygun bir hale getirebiliriz?

Bunu MEB yapmıyor muhtemelen STK’lar yapacak. O yüzden bazı STK’lara daha çok iş düşüyor. Bu iş derneğini açan STK’lara daha çok iş düştüğünü düşünüyorum. Bizim ülkemizde gerekli olan şey var olan eğitim sistemindeki temel bazı ufak düzeltmeleri bile düzeltebilirsek daha iyi olur. Mesele çocuksa, çocuğa daha doğru davrandığınız, çocuğun daha merkeze alındığı, sınıf ortamlarının basit şeylerle düzenlendiği, sınıfların materyal olarak biraz daha zenginleştiği bir sisteme belki yavaş yavaş geçebiliriz. Ya da devlet bir anda şunu da diyebilir, ben eğitimin içinden çekiliyorum da diyebilir. Montessori’ye ulaşamıyoruz diye var olan sistemi devam ettirmek zorunda değiliz. Bu sistem içerisinde temel paradigma değişiklikleri yapabiliriz. Sınıfta oturma düzenini değiştirmeyi düşünebiliriz. Dersleri 40 dakika olmayabilir. Zil ile girip çıkan bir sistemi değiştirebiliriz. Not verme işlemini değiştirmeyi düşünebiliriz. Neden not verdiğimizi sorgulayabiliriz. Temel bazı paradigmaları değiştirerek çocuk ruhunu zedeleyen şeyleri ortadan kaldırabiliriz diye düşünüyorum. Montessori sistemlerden bir tanesidir, artılarıyla şu anda tartışılıyor. Bence gelecekte bu işin dezavantajlarını da konuşmak gerekir. Başka sistemlerle birlikte değerlendirip belki yeni bir eğitim sistemi keşfedebiliriz. Ama var olanı sorgulamamız gerektiği kesin. Bu eğitim sistemimiz çok yanlış. Sorgulayarak daha iyi bir eğitim sistemine ulaşabiliriz. Bu Montessori olur, başka bir şey

18 Aralık 2015 Cuma

Kadın ve Gençlik Platformu Derneği'nin nun düzenlediği geliri "Çocuk Gelinler" yararı için kullanılmak üzere 2015'e Veda Müzikli Çay Partisi etkinliği düzenlendi.

 Kadın ve Gençlik Platformu Derneği Başkanı Prof. Dr. Rüveyde Akbay kurulan derneklerin öncelikle toplum yararını gözetmeleri gerektiği hakkında konuştu. Akbay, kadın örgütleri ile el ele vererek, çocuk yaşta gelin edilmeyle ilgili hep beraber mücadele ettiklerini belirterek, şunları söyledi:


"Bir geleneği, bir alışkanlığı değiştirmek kolay bir olay değil. Ancak neresinden başlarsak yararlı olacağına inanıyoruz. Nasıl olsa bu böyle devam ediyor diyemeyiz. Biz kadınların toplumda daha iyi statüye gelmesi, ayakları üzerinde durması ve yavrularımızın çocuk yaşta evlenmemesi için çaba gösteriyoruz. Şiddete karşıyız. Elimizden geldiği kadar bu doğrultuda çalışacağız ve vizyonu aynı olan derneklerle işbirliği yapacağız.18 yaşını doldurmadan evlendirilmiş kız çocuklar ‘çocuk gelin’dir. Bu sorunu ‘çocuk evlilikleri’, ‘küçük yaşta evlendirmeler’, ‘erken evlilikler’, ‘zorunlu evlilikler’ gibi farklı kavramlarla görünür kılmak istiyoruz." Milli eğitim Bakanlığı yetkilileri ile görüşerek, gerekirse çocuk gelinlerin olduğu bölgeye giderek incelemede bulunabileceklerini de ifade eden Prof. Dr. Akbay, sözlerini şöyle tamamladı: "Çocuk gelinlerin sayısının ifade edildiğinden çok daha fazla olduğuna inanıyoruz. Biz gerekirse yerinde araştırma yapıp, geri dönüşümlerle bir şekilde yeniden gündeme getirmek ve farkındalar farkındalık yaratmaya çalışmak istiyoruz. Konunun üzerinde duruyor ve çok önem veriyoruz. Kadın derneklerinin bu soruna çözüm bulmak için çok çalışması lazım. Biz bu konuda varız diyoruz".

Dernek olarak yaptıkları araştırmaya göre, Türkiye’de her 3 gelinden birinin çocuk yaşta evlendiğini bildirdiler, "Sadece kadınlar değil nüfusun yüzde 28’i çocuk yaşta evleniyor. Araştırmada UNICEF raporlarına göre dünya genelinde de 25-49 yaşları arasında 400 milyon kadının, çocuk yaşta evlendirildiğini ortaya koyuyor" açıklamasını yaptılar.

10 Aralık 2015 Perşembe

Çocuklarda Oyun Terapisi1


İlk sohbetim Pedagog Mehmet Teber ile oldu. Teber bir oyun terapisti ve çocuklarla çalışıyor. Çeşitli konularda seminerler ya da haftalara yayılmış eğitimler de veriyor, radyo ve tv progamlarına sık sık katılıyor. Hatta bir seminerinin ya da bir radyo/tv program konukluğunun olmadığı gün az gibi.

Çalışmalarından haberdar olmak isteyenler Facebook ya da Twitter üzerinden kendisini takip edebilirler.

Benim ilgimi çeken oyun terapisi konusuyla ilgili sorular yönelttim kendisine. Bakalım nelerden söz etmişiz:


1. Oyun terapisi kavramını ilk defa sizden duydum. Kısaca çocukların nasıl ortaya çıkaracaklarını bilemedikleri duygularını aktarmasına ve yaşamasına yardımcı terapi olarak anlıyorum. Yanlışsam düzeltin :) Çocuk bildiğimiz şekilde oyun oynuyor. Yanında terapist oluyor ve oynayacağı malzemeler de seçilmiş oluyor. Mesela Soma'da yetim kalmış çocuklarla yaptığınız terapilerde madenci oyuncakları kullanmıştınız yanlış hatırlamıyorsam. Siz nasıl tanımlıyorsunuz oyun terapisini? Hangi çocuklar için gereklidir?


Oyun çocuğun dili oyuncaklar ise bu dilin kelimeleridir. Çocukların bilişsel ve dil gelişimi, iç dünyalarında olup bitenleri aktarmaları için yeterli değildir. İçgörüleri de azdır. Bu nedenle duygularını düşüncelerini oyun yolu ile ifade ederler.


Oyun terapisi oyun ve oyuncaklar yolu ile çocukların içsel problemlerini çözmeyi hedefler. Davranış sorunları ve psikolojik sorunları olan çocuklarda kullanılır oyun terapisi. Eğer bu sorunlar anne-babanın kişisel çabaları ile çözülemeyecek derecede büyükse o zaman bir oyun terapistine başvurulabilir.



2. Sitenizde gördüğüm bir eğitim duyurusundan anlıyorum ki sadece uzmanlar değil anne babaların da çocuklarla iyileştirici oyun oynamaları mümkün. O eğitime Başakşehir'de olmasa katılmayı istemiştim ama Anadolu yakasında oturan 3 çocuklu biri için zor. Böyle eğitimlere katılamayacak anne babalar için sorayım, çocukla oyun oynarken nelere dikkat etmeli, ya da nelerden kaçınmalı, belki çok uzun cevapkarı vardır ama genel hatlarıyla aydınlatabilir misiniz?


Anne-babalar da çocukları ile iyileştirici oyun oynamayı öğrenebilirler. Bu konuda eğitim almış uzmanlaşmış kişiler anne-babalara eğitim verebilirler. Anne babalar çocukları ile birlikte serbest ve yönlendirmesiz oyun oynarlarsa bu oyun da iyileştirici olabilir.


Serbest oyunda oyuncaklar yere dizilir ve çocuğun istediği şekilde hiç bir yönlendirme yapmadan oyun oynanır. Bu oyun da düzeltmeden yönlendirmeden kaçınılırsa çocuk duygularını tamamen oyuna yansıtır. Örneğin oyunda anneyi öldürürse buna karışılmaz. Oyunda hakaret ederse karışılmaz.

Çocuklarda Oyun Terapisi2

3. Soma'da yetim kalmış çocuklarla yaptığınız oyun terapisi notlarını okuduğumda, acaba ben de çocukların oyunlarından, duygularıyla ilgili sinyaller alabilir miyim diye gözlem yapmıştım. Kızımın sürekli bebeklerinin saçlarını ördüğü dikkatimi çekmişti. Bazen saçı 4'e ayırıp 4 ayrı örgü yapıyordu, bazen ikili bazen daha değişik farklı şeyler. Ben kızımın saçlarını taramaktan, örmekten hiç hoşlanmıyorum hatta nefret ediyorum diyebilirim. Zaman kaybı gibi görüyorum, arkadan toplayalım olsun bitsin gözüyle bakıyorum. Acaba bebeklerinin saçlarıyla oynaması bu yüzden olabilir mi? Kendisinde tatmin edemediği bir ihtiyacı, bebeklerin saçlarını örerek mi karşılıyor? Çocuklarımızın oyunlarından bu tür sonuçlar çıkarabilir miyiz?


Çocukların oyunlarından anlam çıkarmak uzun yıllar sonunda elde edilen bir beceridir. Bu nedenle çocuk oyunlarını hemen yorumlamamak gerekir. Yorum çocuğu tanımadan yapılamaz. Kızınız durumu için şu durumlar olabilir:


1. Kızınız örgülü bebekleri seviyor
2. Kızınız saç örmenin nasıl bir şey olduğunu deneyimliyor
3. Kızınız saç ördürme arzusunu yansıtıyor
4. Kızınız içindeki düğümleri saç örüp çözerek aşmaya çalışıyor olabilir.


Yani basitten komplekse doğru yorumlanabilir. Doğru yorum için çocuğu tanımak gerekir.


4. Oyun oynamak aslında yetişkinlere de iyi geliyor değil mi, hayatın çok fazla ciddiye aldığımız yanlarından biraz sıyrılıp bazı şeylerle ve hatta kendimizle dalga geçer gibi bir his oluyor, özgürleşiyor insan. Çocuklarla oyun oynadığım zaman özellikle de haraketli oyunlarsa, dünyamın değiştiğini rahatladığımı çok fazla hissediyorum. Diğer yandan çocukla oynamayı işkence gibi gören ebeveynler de var. Tıpkı benim saç örmeyi gördüğüm gibi. Zoraki oynayıp gülümsemeye çalışıyor, "illa oynamayı sevmek zorunda mıyım" diye de dert yanıyorlar. Bir baskı gibi geliyor onlara. Bu durum çocukları ya da kendileri için bir eksiklik midir, ne dersiniz? Nasıl bir denge kurmalı?



Küçüklüğünde yetişkinle oyun oynamamış, yetişkin-çocuk oyununu deneyimlememiş kişiler çocuklarla oynamakta zorlanabilirler. Çocukla güçlü bağ kurmanın ana yolu oyundur. Nasılki biz konuşmadığımız kişilerle ilişki geliştiremeyiz çocuklar da oyun oynamadığı kişilerle güçlü bağ kuramazlar. Bu nedenle bir şekilde çocuklarla oynamanın yolunu bulmalı ebeveynler.


5.Oyunların en önemli öğesi oyuncaklar tabi. Zamanımızda evde bir sürü benzeri varken, diyelim bir çok kumandalı araba varken, bir tane daha almak istiyor çocuklar. Bir kaç saat oynayıp sonra ellerine bile almıyorlar. Blogumda son yazılardan birinde biraz boşuna alındığını düşündüğüm bu oyuncaklara para dökmeye karşı olduğumu yazmıştım. Çoğu anne baba aynı durumdan şikayetçi. Sizce çocuklardaki bu durumun sebebi nedir? Değişmesi gerekir mi, neler yapılabilir?


Pilli oyuncakları olabildiğince tercih etmemek gerekir. Bir oyuncaktan bir sürü almak yerine değişik oyuncaklar almak güzel olur. 10 tane bebek olacağına ambülans, polis arabası, timsah, tavşan gibi oyuncak çeşitliliği yapmak gerekir. Çok fazla oyuncak oyuncağın terapötik(tedavi edici) etkisini azaltır.

Röportajından dolayı ünlü pedagog Mehmet Teber'e ve annenotlari.com'a teşekkürler.

25 Kasım 2015 Çarşamba

yetim-cocuk

Yetimlik zor bir süreçtir. Bu süreçte ilk yapılacak olan baba yerine geçebilecek biriyle yetimin hayatını ayakta tutmak, sonrasında ise anneyi psikolojik olarak desteklemektir. Yetime üstünlük duygusunu yaşatmak, doğru sınırlar koymak, acıma duygusundan uzak şekilde onlarla ilişki kurmak yetime yapılacak en büyük iyiliklerdendir. Ergenlik döneminde sunacağımız doğru rol modellerle bir yetim hayatına daha doğru yol çizebilecektir.


Anne ve babanın ruh dünyamızda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlatmaya kelimelerimiz yetmez. İnsanı kendi kişiliği, annesi ve babası ile birlikte üç ayaklı bir sehpaya benzetebiliriz. Üç ayaklı bir sehpanın bir ayağı eksik olduğunda ayakta duramaz. Aynı şekilde bizler, anne-babamız yanımızda olmadığında çok zorlanırız. Anne-babanın yokluğu çocukluk döneminde gerçekleştiyse hayat bizler için daha çetrefilli hale gelir.



Bir çocuk için anne-babanın yanında olmaması demek, hayata güçlüklerle başlamak demektir. Bazen hayatın bir cilvesi, ya da bir imtihanı vesilesi olarak bu ayaklardan biri hayatımızdan çıkıverir. Bir çocuk baba ayağından yoksun olduğunda yetim, anneden yoksun olduğunda ise öksüz adını alır.


Bir ayağı eksik olan sehpanın ayakta kalmasının bir kaç yolu vardır: İlki olmayan ayağın yerine geçecek başka bir ayak bulmaktır. Olmayan ayağın yerine geçen ayak, gerçek ayak gibi olmayabilir ama sonuçta sehpanın ayakta kalmasına büyük hizmet eder. Bu nedenle bir çocuğun dünyasında bir hayat eksik olduğunda telafi mekanizmalarını harekete geçirmek çok önemlidir. Bir çocuk yetim kaldığında dayı, amca, dede gibi büyükler devreye girebilir ve çocuğun ayakta durmasına yardımcı olurlar. Bazen bu ayak bir öğretmen, bazen de hayırsever biri olabilir. Her kim olursa olsun, baba yerine geçen bir ayak bazen bir baba kadar çocuğa güç katabilir.


Anne, hem anne hem baba olamaz

Bazen sehpanın olmayan ayağının yerine koyacak bir başka ayak bulunmaz. Bu durumda ayakta kalmanın yolu, diğer ayağın aşırı derecede yüklenip sehpayı ayakta tutmasıdır. Bu genelde anne olur. Anne aşırı yüklenme ile sehpayı ayakta tutar. Hem annelik hem de babalık yapar. Böyle durumlarda topluma düşen görev annenin yanında olmak, anneyi desteklemektir.
Telafi ayağın olmadığı durumlarda anne hem annelik hem de babalık yaptığı için çocuğuna yeterli anneliği veremeyebilir. Ayakta kalmak isteyen anne güçlü kalmak için katı, erkeksi ve acımasız bir görünüme bürünebilir. Bu da çocuğun yeterli şefkati alamaması anlamına gelebilir. Ya da bazı anneler, babasız kalan çocuklarına acırlar ve ona sınır koyamazlar, “Hayır!” ya da “Dur!” diyemezler. Bu durumda çocuk aklına eseni yapan, sınırlarla ve kurallarla sorunu olan bir çocuğa dönüşebilir. Yetim çocuğa acıyıp onun her dediğini yapmak, onu sürekli hediyelere boğmak çocuğu anlık mutlu etse de uzun vadede ona zarar verir.


Bazen olmayan ayağı telafi edecek bir ayak olmadığı gibi, güçlü bir diğer ayak da bulunmaz. Bu durumda ayakta kalmanın tek yolu çocuk ayağının çok güçlü olmasıdır. Bu durumda çocuk, ayakta kalabilmek için güçlü, katı ve acımasız olması gerektiğine inanır. Artık diğer insanlara güvenmez, çünkü onlar gelip sehpayı ayakta tutmamışlardır. Bazı çocuklar bu süreci kendini güçlendirerek aşarken bazı çocuklar ise hiç mücadele etmezler ve bu sehpanın altında kalırlar.
Bizim kültürümüz yetime ve yetimliği çok önem vermiş ve sehpanın ayakta kalmasını ilk yolla, ilki olmasa ikinci yolla hep sağlamıştır. Bu nedenle yetimler hep koruma ve himaye görmüş, koruyup kollanmıştır. Ancak günümüzde yetimler konusundaki duyarlılığımız azalmış ve mağdur olan yetimlerin sayısı artmıştır. Kültürel değerlerin ve akrabalık bağlarının zayıflaması yetim çocukları daha da zor durumlara sürüklemiştir. Yetimler konusunda yeni bir uyanışa ihtiyaç olduğu kesindir.

yetimcocuk


Yetim çocuğun duyguları

Olmayan baba yerine telafi olmaması, annenin bu boşluğu kapatması ve çocuğun anne olmadan tek başına ayakta kalma çabasından bahsettik. Her bir durum, yetimin psikolojine farklı izler bırakır. Bunun dışında yukarıdaki üç durumdan hangisinde olursa olsun yetim çocuk temel bazı duygular yaşar.


—Eksiklik duygusu: Bir yetimin en çok yaşadığı duygu eksiklik duygusudur. Nasıl ki, bazı bedensel engelliler çeşitli beden uzuvlarından yoksundur, yetim de babadan yana yoksun ve eksiktir. Yetimin hissettiği bu eksiklik duygusu bir başka çocuğu babası ile birlikte gördüğünde derinleşir. Babasıyla oynayan, okul çıkışında babasının elinden tutan, babasıyla parkta gezen çocukları gördüğünde özlemle karışık eksiklik hisseder. Babasıyla birlikte gördüğü her çocuk yetimin bu yarasını deşer. Babası olmasa da babasıyla geçireceği günlerin hayalini kurar. Bu çocukların bu eksiklikleri baba yerine geçebilecek kişilerle kısmen giderilebilir. Örneğin dede ya da dayı çocuğu arkadaşlarının yanında okuldan alabilir, arkadaşlarının fark edeceği şekilde onu parka götürebilir.


—Kendini aşağıda görme: Bir yetimin yaşayabileceği diğer olumsuz duygu kendini daha aşağıda görmektir. Bir yetim, babası olan çocukları kendinden üstün görebilir, kendisini ise aşağı... Bu nedenle yetimin kendini diğer çocuklardan üstün görmesine ihtiyacı vardır. Bu illaki baba alanında olmak zorunda değildir. Bir yetimin babası olmayabilir ama arkadaşlarında olmayan bir ayakkabıya sahip olabilir. Babası olmayabilir ama onunla oldukça eğlenceli vakit geçiren diğer çocukların babasının bilmediği oyunlar bilen amcası olabilir. Bu üstünlük okul başarısı ya da bir yetenek alanında da olabilir. Unutulmamalıdır ki her yetim diğer kendini diğer çocuklardan üstün hissettiği alanlara ihtiyaç duyar. Bir yetim içsel olarak “Ben şu konularda sizden üstünüm” dedikçe kendine olan güveni de artmış olur.



—Acıyan bakışlardan rahatsızlık: Bir insanı en rahatsız eden duyguların başında başkalarının kendisine acıması gelir. Acınacak durumda olmak bizi üzer. Acıyan gözlerle bize baktıklarında aşırı huzursuz oluruz. Yetim çocuk büyüdükçe acıyan gözlerle kendisine bakılmasından rahatsız olur. Hayatta “yetim” kimliğiyle değil “çocuk” kimliğiyle var olmak ister. Yetime yapılacak en büyük iyilik acıyan bakışlardan onu olabildiğince uzak tutmaktır.


— Suçluluk ve utanç duygusu: Yetimin diğer yaşadığı duygu utançtır. Bir yetim özellikle çocukluk döneminde babası olmadığı için suçluluk ve utanç duyar. Her sene başında tanışma gününde babasının adı ve işi sorulacağı için kaygı duyup utanabilir. “Benim babam yok, öldü” demek ve bunu her tanışmada tekrarlamak yetimi yaralar. Sıra arkadaşına babasının olmadığını söylemekte zorlanabilir. Bu gerçeklikle yüzleşemeyen bazı çocuklar babaları varmış gibi gerçek olmayan öyküler anlatabilir. Bu çocuklar için “Babalar Günü” bir kâbusa dönüşebilir. Bugünde babasız olduğu için duyduğu utanç artabilir.
— Hayata karşı güvensizlik: Yetim çocuklar hayata karşı güvensiz de olabilir. Çünkü hayat, onların en önemli parçasını elinden almıştır. Bu nedenle bu çocuklar güven temelli ilişki kurmakta zorlanırlar. İlişki kurduğu bu kişilerin de bir gün kendilerini terk edecekleri kaygısını yaşarlar. Özellikle henüz küçük yaşlarda babanın gidişi annenin de gideceği kaygısını oluşturur ve annesini hiç bırakmak istemeyebilir. Bu nedenle yetim kendini babasız bırakan hayata karşı içsel bir güvensizlik besleyebilir.


—Öfke duygusu: Yetim çocuk ergenliğe doğru ilerledikçe öfke duyguları kabarmaya başlar. Çocukluk döneminde kendine yöneltilen suçluluk ve utanç duygusu, yerini başkalarına yöneltilen öfke duygusuna bırakır. Hayat onun babasını elinden almış ya da babası onu bırakıp gitmiştir. Babasına, babasıyla evlendiği için annesine, babasızlığı ona sunduğu için hayata, kadere ve Allah’a karşı öfke duyabilir. Bu derin öfke yüzeyde herkese yansır. Bu dönem, yetim gencin en çok desteğe ihtiyaç duyduğu dönemdir. Onu anlayacak, dinleyecek kişilerin olmaması ergeni boşluğa sürükleyebilir ve bu durum çeşitli sapkın inançların ve bağımlılıkların kapısını arayabilir.


—Sorumluluktan kaçma: Bazı yetimler kendini babasızlığın ardına saklar ve hayattaki tüm başarısızlıkları babasızlığa yükler. “Babam olsaydı başarılı olurdum, babam olsaydı ben bu kadar kötü olmazdım” diye düşünürler. Kendilerini tüm sorumluluklardan azade eder ve kendilerini değiştirmeye yanaşmazlar. Bu yetimlere de danışmanlık desteği sunulup onların bu çukurdan çıkarılması çok önemlidir.


—Otorite figürünün olmayışı: Baba, yetime sınır koyan kişidir, evde otorite figürüdür. Baba gittiğinde eğer kimse çocuğa yeteri sınır koymadıysa, çocuk hayatında bir otorite figürü görmediyse sınırlar konusunda sorun yaşayabilir. Anne de zaten babası olmadığı için çocuğuna aşırı şefkat gösterip sınır koymazsa çocuk ergenlik dönemine geldiğinde otorite, kurallar ile sorunlar yaşayabilir. Bu durum çeşitli suç girişimlerinin de kapısını arayabilir.


—Rol model ihtiyacı: Ergenlik dönemi ile yetim eğer erkekse, bir rol model ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç baba yerine geçen birisi tarafından karşılanmıyorsa yetim kendisine rastgele bir rol model seçebilir. Bu da bir felaketin bir başlangıcı olabilir. Bu nedenle özellikle ergenlik dönemlerinde erkek yetimlerin doğru rol model olabilecek kendisinden yaşça büyük rol modellerle karşılaşmaya, onlar tarafından değer görmeye ihtiyacı vardır.


Özetleyecek olursak, yetimlik zor bir süreçtir. Bu süreçte ilk yapılacak olan baba yerine geçebilecek biriyle yetimin hayatını ayakta tutmak, sonrasında ise anneyi psikolojik olarak desteklemektir. Yetime üstünlük duygusunu yaşatmak, doğru sınırlar koymak, acıma duygusundan uzak şekilde onlarla ilişki kurmak yetime yapılacak en büyük iyiliklerdendir. Ergenlik döneminde sunacağımız doğru rol modellerle bir yetim hayatına daha doğru yol çizebilecektir.

Pedagog Mehmet Teber

15 Kasım 2015 Pazar

Acıbadem Kayseri Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Çağlar, 'Kolik' terimiyle ilgili bilgileri sunarken bazı tavsiyelerde bulundu. Çağlar, kolik yada bir başka adıyla 'İnfantil kolik'in normal bir bebekte günde 3 saat , haftada ise minimum 3 gün ve yaklaşık 3-6 hafta devam eden sebebi belirlenemeyen ve aileyi zor duruma sokacak düzeydeki periyodik ağlama krizleri olduğunu belirtti. Dr. Murat Çağlar, şu şekilde açıkladı :

"Kolik bebek, genellikle akşam vakitleri  huzursuzlanmaya, akşamın ilk saatlerinde ise bu rahatsızlık akabinde ağlamaya geçiyor. Gece yarısına dek süren bu üzücü durum, bebeğin geç saatlerde uykuya dalmasıyla bitiyor. Genellikle yüzde kızarıklık, ayaklarını karnına çekerek çığlık atarcasına ağlamaya başlıyor ve ara ara gelip giden tarzda 2-3 saat bu durum devam edebiliyor. Bebeğin gazını almakla bu rahatsızlık azalabiliyor. Kolik çoğunlukla bebeğin ikinci üçüncü haftasında başlıyor, 6. haftada daha da artıyor ve 3-4. ayda kendi kendine kayboluyor.
kolik-bebek

 Koliklik nedeni kesin olarak bilinmemesine rağmen sindirim sistemi, psikososyal sebepler venörogelişimsel sebepler buna neden olabileceği söyleniyor.'' Gaz sancısının anne sütü veya mama ile beslenen bebeklerde rastlanıldığını, bebeklerin meme emerken gaz yutmasının en önemli sebebi yanlış beslenme olduğunu ve annelerin bebeklerini emzirirken daha dikkatli olması gerekiyor." dedi.

10 Mayıs 2015 Pazar





Bugün hepimizin bildiği gibi anneler günü. Kıymetli annelerimizin özel günlerinden biri ama biz annelerimizi bu özel gün nedeniyle değil, biz her zaman onları seviyoruz ve değer veriyoruz. Bu özel günde annelerimize hediye alıp onları mutlu etmeyi unutmuyoruz.

Ben çok düşündüm ne alayım biricik anneciğime diye sonunda bir karara vardım ve kahve fincanı takımı aldım. Hediyemi verirken de çiçek alıp verecektim fakat ufak bir kaza geçirdim ayağımı burktum.


Sizler de annelerinize pasta yapabilir veya hazır alabilirsiniz.  Sevdiği bir yere yemeğe götürebilirsiniz.

Bütün Annelerimizin ve Anne Adaylarının Doğum Gününü Kutluyorum... :)

Bebeğinizle sağlıklı,mutlu ve huzurlu günler dilerim. Hoşça kalın.

14 Mart 2015 Cumartesi

Siz de 3 farklı Allegra Çocuk anketimize katılarak, bebek ürünlerinden birini ya da 100 TL’lik Joker hediye çekini kazanma şansı yakalayın.
Çocuk Oto Koltuğu Anketi
Aşağıdaki linkte yer alan anketimizi tamamlayan katılımcılar arasından çekilişle belirlenecek 1 kişi en son model çocuk oto koltuğu ve 10 kişi 100 TL değerinde Joker hediye çeki kazanacak.
Ankete Katılmak için; http://www.allegra-insight.co.uk/cs/8FI/blog
Bebek Aksesuar Ürünleri 
Aşağıdaki linkte yer alan anketimizi tamamlayan katılımcılar arasından çekilişle belirlenecek 2 kişi güvenlik kapısı, 5 kişi beslenme aksesuar seti ve 5 kişi 100TL değerinde Joker hediye çeki kazanacak.
Ankete Katılmak için;  http://www.allegra-insight.co.uk/cs/8Gu/blog
Bebek Arabası Anketi 
Aşağıdaki linkte yer alan anketimizi tamamlayan katılımcılar arasından çekilişle belirlenecek 1 kişi en son model bebek arabası ve 15 kişi 100 TL değerinde Joker hediye çeki kazanacak.
Ankete Katılmak için;  http://www.allegra-insight.co.uk/cs/8Dg/blog
Hadi hemen katılın, birbirinden değerli hediyeleri kazanan siz olun!
Bir boomads advertorial içeriğidir.

Sosyal Paylaşım Sayfaları

sosyal sitesosyal sitesosyal site

Taze Yayınlar

Takipçilerim

Popüler Yazılarımız

Sayfa Görüntüleme Sayısı


Bumerang - Yazarkafe

Bumerang - Yazarkafe

Bloğumuza Birde Burdan Bakın ツ